‘Kalbe, ruha dokunmayan yerlerdeyiz’

RÖPORTAJ 11.10.2026 - 14:03, Güncelleme: 11.10.2026 - 14:03 22 kez okundu.
 

‘Kalbe, ruha dokunmayan yerlerdeyiz’

Cengiz Bozkurt oynadığı rollere imzasını atan oyunculardan. Yıllardır güldürdü, düşündürdü, hüzünlendirdi... 16 Ekim’de vizyona girecek yeni filmi ‘Dondurmam Gaymak: Gapital’ için buluşuyoruz.
  ODTÜ Fizik Bölümü’nden Londra’ya uzanan yaşamını; çocuklarını, mesleğini ve hayatı konuşuyoruz: “Gereksiz insanlara çok az zaman ayırıp hızlı koşmalı.”   Cengiz Bozkurt komik olması bir yana çok nahif, güler yüzlü ve kibar. Karşısındakine huzur verenlerden. Hayata dair yaşanmışlıkları, birikimleri de çok fazla. İnsan hep konuşsun istiyor. Onunla dünden bugüne uzanan bir muhabbete başlıyoruz.   ◊ Dışarıdan bakınca yıllardır tanıdığımız komik adamı görüyoruz. Perde arkasındaki seni pek tanımıyoruz. Işıklar sönüp kameralar kapanınca nasıl birisin? Duygusal, iç yolculuğunu seven, kızlarıyla ve ailesiyle vakit geçirmeye çalışan çok mazbut bir hayatım var. 10 yıldır sadece işimi yapayım moduna geçtim. Çok bir yere çıkmıyor, programlara katılmıyorum. Bir iş yaptığımızda, işte senin gibi arkadaşlarımız sağ olsun, işlerimizi duyurmamıza yardımcı oluyor.   ◊ Ben de aslında bu kadar popüler bir isimken neden daha geri planda durduğunu soracaktım...   Hayat böyle geldi. Biraz da geri çekilmenin ve az konuşmanın daha etkili olduğu bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Herkesin her konuyu her yerde konuşması, ahkâm kesmesi beni çok rahatsız ediyor. Sanıyorum ahkâm kesen insanlara karşı bir iritasyonum var. Kendimi de en son bir konuda ahkâm keserken görmek isterim. Beni öyle görürseniz, uyarın, vurun kürekle.   ◊ Aslında ODTÜ Fizik Bölümü’nde okumuşsun. Orada tiyatro kulübüne giriyorsun ve her şey başlıyor...� Tiyatro kulübüne gittiğim anda hayat benim için bitti.   ◊ Okul bitti mi?   Bitirmedim. Londra Üniversitesi’ne gidip sinema, televizyon, oyunculuk bitirdim.   ◊ İngiltere’ye nasıl gittin? Ailenin maddi durumu mu iyiydi? Yoksa orada çalıştın mı? Tabii çalıştım, şöyle tesadüfi bir şey oldu: Tam o dönem bizim ODTÜ’lü arkadaşların gittiği bir yılbaşı partisine katıldım, İngilizce hocalarımız falan da geliyordu. Onlardan biriyle sevgili olduk. Sonra paldır küldür evlendik. Yani benim ilk eşim bir İngilizce hocasıdır. İlk kızımın da annesidir kendisi: Christine. Ama soruna dönersem, Londra’da bir pazar yerinde, otelde çalıştım, taksi şoförlüğü yaptım. Uzun zaman mahkeme tercümanlığı yaptım, bir yandan Londra Üniversitesi’nde okudum.   ◊ Sahneye çıkıyorsun, hayatın değişiyor. Bir partide tanıştığın kadına âşık oluyorsun, evleniyorsun... Hayatın ne kadar tesadüfler üzerine kurulu... Evet, ikinci eşim de Londra’da büyüyen bir Türk. Onunla da Londra’da tanıştım ve iki çocuğumuz oldu.   ◊ Evliliğiniz devam ediyor mu? Ayrıldık. İstanbul’da tek başıma bir hayat sürüyorum.   ‘MEMLEKET HASRETİ...’   ◊ Kaç çocuğun var? Üç kızım var.   ◊ Allah bağışlasın... En küçüğünün biraz sağlık sorunları var. Epilepsi hastası. Onun için çok büyük bir zamanımızı o alıyor.   ◊ Çok geçmiş olsun. Çocuklarını görüyor musun? Sağ ol. Tabii, sürekli görüyorum. Üçü de İngiltere’deydi. Bu yaz ikisini Kıbrıs’a yerleştirdik. Büyük kızım 35 yaşında, Londra’da belediyede çalışıyor.   ◊ Türkiye’ye neden döndün? Orada bir yandan memleket hasretiyle içten içe yanıp tutuşuyordum. Anne-babam da yaşlanmıştı, onlardan uzaktım. Bunları düşünürken hayat bir tokat çaktı. Babam pankreas kanseri oldu. Ben de arabamın arkasına özel eşyalarımı attım. Her şeyi bıraktım ve babamın tedavisi için Antalya’ya geldim. 1,5 yıl yaşattık babamı. Beraber zaman geçirdik. Çocukluğumuzu, anılarımızı konuştuk. İyi ki dönmüşüm diyorum. O sırada Londra’da Mehmet Ergen’le kurduğumuz tiyatro burada çok yankılanmıştı. Mehmet “Kenter Tiyatrosu’ndan oyun çevirip yönetme teklifi geldi” dedi. Israr etti ve ben de kadroya dahil oldum.   ‘SÖYLEDİKLERİM BENİM BÜYÜK YARALARIM HAKAN’   ◊ Hayattaki en büyük korkun ne? Tuhaf bir şey söyleyeceğim ama benim fobim canlı gömülmek.   ◊ O nereden çıktı? İlk bir Fransız filminde gördüm, öyle başlıyordu. Sonra birkaç tane öyle belgesel izleyip okumaya başladım. Kalp krizi geçirenlerin bir kısmı tabutta canlanabiliyormuş, 72 saat gömmemek lazımmış... İçime öyle bir korku girdi. Onun için de bütün organlarımı bağışladım. “En önce kalbimi alın” dedim.   ◊ Bugün hayatından bir şeyi silebilecek olsan neyi silerdin? Üçüncü çocuğumun rahatsızlığından dolayı yaşanan bazı anları silmek isterdim. Ve onun iyi olmasını, sağlığının düzgün olmasını... Hastalığı keşfettiğimizde panik halde yaptığımız şeyleri daha sakin ve sükûnetle yönetebilmeyi isterdim. Çünkü çok paniğe kapıldık. Tedavi için Küba’ya, Amerika’ya gittik. Belki de yanlış adımlar attık. İnsan bir süre sonra sürekli kendini suçlamaya başlıyor. Bu söylediklerim benim büyük yaralarım Hakan.   ‘BU BOYLA, BU KİLOYLA, BU FİZİKLE JÖN OLAMAM’   ◊ Türkiye’de ve yurtdışında yıllarca oyunculuk yapmışsın. Mesela bir işe giriyorsun, birinin sosyal medyada daha popüler ya da daha yakışıklı diye başrol olmasına bozuluyor musun? Bozulmuyorum. Bu hayatın gerçeği. Dünyada da böyle. İngiltere’de de çok değerli oyuncuların sosyal medya fenomenlerinin arkasında kaldığı dönemler oluyor. Ama onların kıymetini zaman, tarih ve arşivler biliyor. Yani dijital bir furya ve bir dijital çöplük var. Beş yıl sonra kimse hatırlamayacak onları ama bizim oynadığımız oyunları, çektiğimiz filmleri herkes hatırlayacak.   ◊ Hiç jön olmak ister miydin? Olamam, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek lazım. Bu boyla, bu kiloyla, bu fizikle jön olamayacağım açık. Ama şöyle şeyler olmuştu, ilk Türkiye’ye geldiğimde mesela arkadaşlarım beni önemli yapımcıların evlerine götürmüşlerdi; “Seni ne yapacağız yavrum bilmiyoruzki ancak karakter oyuncusu yapabiliriz” gibi şeyler söyleyenler olmuştu. Karakter oyuncusu olduğumu bilsem de insanı kötü hissettiriyor. Gençlere de tavsiyem, böyle moral bozucu değerlendirmelere tamah etmeyin, çalışın, hiç vazgeçmeyin. Sonunda insan kendi yolunu açabiliyor. ◊ Şöhretin en sevmediğin yanı ne? Özel hayata çok müdahale edilmesi ve insanların merakı. İnsanlar mekâna oturduğunuzda ne konuştuğunuzu, markete gittiğinizde ne alışveriş yaptığınızı bile merak eder hale geliyor. Bu da bir süre sonra kafese hapsolmuş hissine sebep olabiliyor.   ◊ Özel hayat demişken çapkın mısın? Bir dönem öyleydi, şimdi duruldum.   ◊ Neden? Yaşlandık artık, yeter. Şöyle diyeyim, aşkın şehvetine kapılamayacak kadar sorumluluklarla dolu bir hayatım var. İlişkilere kapalı değilim ama eskisi kadar zaman ayırmaya da üşeniyorum, her şeye üşeniyorum aslında. Bir yere gitmeye, dışarı çıkmaya, hazırlanmak bile zor geliyor. İnsanın böyle bir dönemi de oluyormuş.   ‘KOMEDİ CEVHERİ ERDAL BAKKAL’LA ÇIKMIŞ OLDU’   ◊ Komedi senin tercihin miydi? Değildi. İki senarist, Mahinur Ergun ve Ayhan Sonyürek beni sahnede izleyip ekran işi teklif etti. Yoksa benim için tiyatro oyunculuğu da tatmin ediciydi. Türkiye’deki çıkış işim ‘Parmaklıklar Ardında’ dizisiydi ve dramdı, kötü gardiyandım. O işte reji koordinasyonunu yapan bir arkadaşım daha sonra aradı. Onur Ünlü’yle bir projeye başlıyorlarmış. “Başrolleri dağıttık, bir tek bakkal kaldı, senin olmanı çok istiyoruz” dedi. Proje ‘Leyla ile Mecnun’ ve Erdal Bakkal karakteriydi. Rol patlayınca komedi oyuncusuna doğru evrildim. Müzisyenler 50 şarkı yapar, biri hit olur ya, benim hit’im de Erdal Bakkal’dı. Onun arkasından gelen işlerle de bendeki komedi cevheri sanki ortaya çıkmış gibi oldu.   ◊ Komedyen olarak anılmaktan rahatsız oldun mu? Bir dönem onu kırmak için menajerim Yasemin Özbudun’la birkaç stratejik adım attık. Köşeye sıkışmış gibi hissettim. Çünkü arka arkaya Erdal Bakkal ve türevi roller geliyordu. Ama güldürmek arada içimden çıkıyordu, ona engel olamıyordum.   ◊ O güldürme isteği nereden geliyor? Aileden geliyor. En dramatik durumlarda bile gülmeyi, güldürmeyi çok seven bir aileydik. Babam çok nükteli bir adamdı.   ‘BAZI YAPIMCILARIN MAZOHİST HALLERİ...’   ◊ 40 yıldır bu mesleği yapıyorsun. Hayat adına nasıl bir ders çıkardın? Gerçek her zaman gerçek ve mutlaktır. Kolpalardan uzaktır. Beni içi dışı bir olmayan insanlarla çalışmak zorunda olmak zorluyor. 800 yıl önce boşuna söylenmemiş “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” diye. Bu durum artık sosyal medyayla da iyice çoğaldı. İnsanlar olmadıkları hallerde kendilerini göstermeye başladılar. Kalbe, ruha dokunmayan yerlerdeyiz.   ◊ Sektöre dair eleştirilerin neler? Bazı yapımcıların mazohist halleri... Kendisine en çok eziyet eden, ekiplere ve set ortamına zehir katan bir sürü oyuncuyu el üstünde tutup mazohist bir hisle tekrar tekrar onları sektörümüzde var etmeye çalışmalarına eleştirim.    ◊ 20’li yaşlarındaki Cengiz’i bugün görsen ona ne derdin? ‘Daha hızlı koş Cengiz, gereksiz insanlarla zaman kaybetme’ derdim. Gereksiz insanlara çok az zaman ayırıp hızlı koşmalı.   ◊ Gelirsek yeni projelerine... Evet, ‘Dondurmam Gaymak: Gapital’ 16 Ekim’de vizyona girecek.   ◊ Seni nasıl bir karakterde izleyeceğiz? Daha öncekinde rahmetli Turan Özdemir Ağabeyimiz başrolü oynamıştı. Bunun devamını çekmeye çalıştık. Ama sanki devamdan ziyade 20 yıl sonra günümüze uyarlanmış versiyon da diyebiliriz. 20 yılda Çanakkale’den başlayıp da Alanya’ya kadar olan kıyılarda yaşananlara siyasi hicivle ve komedi unsuruyla değinmeye çalıştık. Beni en zorlayan Muğla aksanı oldu. Bir yandan da ‘Tuzlu Kahve’ devam ediyor tabii.   ◊ Oradaki karakterle ilgili ne söylersin? Çok renkli, yalılarda geçen yaşamların içine ve kadınların arasına sıkışmış eski reklamcı. Eskiden çok para kazanan ama işleri kötülemiş, şimdi çıkış yakalamaya çalışan biri. Bir yandan da âşık, geçmişte hatalar yapmış ve hataların da ceremesini çekiyor.   ◊ Ekranda orta yaş üstü bir aşk gördüğümüzde şaşırıyoruz... Aşkın yaşı yoktur diyebilir miyiz? Aşkın hiç yaşı yok. Tam tersi, ileri yaşta yaşanan aşkın hazzı ve kıymeti çok daha büyük.     Kaynak: Hürriyet  
Cengiz Bozkurt oynadığı rollere imzasını atan oyunculardan. Yıllardır güldürdü, düşündürdü, hüzünlendirdi... 16 Ekim’de vizyona girecek yeni filmi ‘Dondurmam Gaymak: Gapital’ için buluşuyoruz.

 

ODTÜ Fizik Bölümü’nden Londra’ya uzanan yaşamını; çocuklarını, mesleğini ve hayatı konuşuyoruz: “Gereksiz insanlara çok az zaman ayırıp hızlı koşmalı.”

 

Cengiz Bozkurt komik olması bir yana çok nahif, güler yüzlü ve kibar. Karşısındakine huzur verenlerden. Hayata dair yaşanmışlıkları, birikimleri de çok fazla. İnsan hep konuşsun istiyor. Onunla dünden bugüne uzanan bir muhabbete başlıyoruz.

 

◊ Dışarıdan bakınca yıllardır tanıdığımız komik adamı görüyoruz. Perde arkasındaki seni pek tanımıyoruz. Işıklar sönüp kameralar kapanınca nasıl birisin?

Duygusal, iç yolculuğunu seven, kızlarıyla ve ailesiyle vakit geçirmeye çalışan çok mazbut bir hayatım var. 10 yıldır sadece işimi yapayım moduna geçtim. Çok bir yere çıkmıyor, programlara katılmıyorum. Bir iş yaptığımızda, işte senin gibi arkadaşlarımız sağ olsun, işlerimizi duyurmamıza yardımcı oluyor.

 

◊ Ben de aslında bu kadar popüler bir isimken neden daha geri planda durduğunu soracaktım...

 

Hayat böyle geldi. Biraz da geri çekilmenin ve az konuşmanın daha etkili olduğu bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Herkesin her konuyu her yerde konuşması, ahkâm kesmesi beni çok rahatsız ediyor. Sanıyorum ahkâm kesen insanlara karşı bir iritasyonum var. Kendimi de en son bir konuda ahkâm keserken görmek isterim. Beni öyle görürseniz, uyarın, vurun kürekle.

 

◊ Aslında ODTÜ Fizik Bölümü’nde okumuşsun. Orada tiyatro kulübüne giriyorsun ve her şey başlıyor...�

Tiyatro kulübüne gittiğim anda hayat benim için bitti.

 

◊ Okul bitti mi?

 

Bitirmedim. Londra Üniversitesi’ne gidip sinema, televizyon, oyunculuk bitirdim.

 

◊ İngiltere’ye nasıl gittin? Ailenin maddi durumu mu iyiydi? Yoksa orada çalıştın mı?

Tabii çalıştım, şöyle tesadüfi bir şey oldu: Tam o dönem bizim ODTÜ’lü arkadaşların gittiği bir yılbaşı partisine katıldım, İngilizce hocalarımız falan da geliyordu. Onlardan biriyle sevgili olduk. Sonra paldır küldür evlendik. Yani benim ilk eşim bir İngilizce hocasıdır. İlk kızımın da annesidir kendisi: Christine. Ama soruna dönersem, Londra’da bir pazar yerinde, otelde çalıştım, taksi şoförlüğü yaptım. Uzun zaman mahkeme tercümanlığı yaptım, bir yandan Londra Üniversitesi’nde okudum.

 

◊ Sahneye çıkıyorsun, hayatın değişiyor. Bir partide tanıştığın kadına âşık oluyorsun, evleniyorsun... Hayatın ne kadar tesadüfler üzerine kurulu...

Evet, ikinci eşim de Londra’da büyüyen bir Türk. Onunla da Londra’da tanıştım ve iki çocuğumuz oldu.

 

◊ Evliliğiniz devam ediyor mu?

Ayrıldık. İstanbul’da tek başıma bir hayat sürüyorum.

 

‘MEMLEKET HASRETİ...’

 

◊ Kaç çocuğun var?

Üç kızım var.

 

◊ Allah bağışlasın...

En küçüğünün biraz sağlık sorunları var. Epilepsi hastası. Onun için çok büyük bir zamanımızı o alıyor.

 

◊ Çok geçmiş olsun. Çocuklarını görüyor musun?

Sağ ol. Tabii, sürekli görüyorum. Üçü de İngiltere’deydi. Bu yaz ikisini Kıbrıs’a yerleştirdik. Büyük kızım 35 yaşında, Londra’da belediyede çalışıyor.

 

◊ Türkiye’ye neden döndün?

Orada bir yandan memleket hasretiyle içten içe yanıp tutuşuyordum. Anne-babam da yaşlanmıştı, onlardan uzaktım. Bunları düşünürken hayat bir tokat çaktı. Babam pankreas kanseri oldu. Ben de arabamın arkasına özel eşyalarımı attım. Her şeyi bıraktım ve babamın tedavisi için Antalya’ya geldim. 1,5 yıl yaşattık babamı. Beraber zaman geçirdik. Çocukluğumuzu, anılarımızı konuştuk. İyi ki dönmüşüm diyorum. O sırada Londra’da Mehmet Ergen’le kurduğumuz tiyatro burada çok yankılanmıştı. Mehmet “Kenter Tiyatrosu’ndan oyun çevirip yönetme teklifi geldi” dedi. Israr etti ve ben de kadroya dahil oldum.

 

‘SÖYLEDİKLERİM BENİM BÜYÜK YARALARIM HAKAN’

 

◊ Hayattaki en büyük korkun ne?

Tuhaf bir şey söyleyeceğim ama benim fobim canlı gömülmek.

 

◊ O nereden çıktı?

İlk bir Fransız filminde gördüm, öyle başlıyordu. Sonra birkaç tane öyle belgesel izleyip okumaya başladım. Kalp krizi geçirenlerin bir kısmı tabutta canlanabiliyormuş, 72 saat gömmemek lazımmış... İçime öyle bir korku girdi. Onun için de bütün organlarımı bağışladım. “En önce kalbimi alın” dedim.

 

◊ Bugün hayatından bir şeyi silebilecek olsan neyi silerdin?

Üçüncü çocuğumun rahatsızlığından dolayı yaşanan bazı anları silmek isterdim. Ve onun iyi olmasını, sağlığının düzgün olmasını... Hastalığı keşfettiğimizde panik halde yaptığımız şeyleri daha sakin ve sükûnetle yönetebilmeyi isterdim. Çünkü çok paniğe kapıldık. Tedavi için Küba’ya, Amerika’ya gittik. Belki de yanlış adımlar attık. İnsan bir süre sonra sürekli kendini suçlamaya başlıyor. Bu söylediklerim benim büyük yaralarım Hakan.

 

‘BU BOYLA, BU KİLOYLA, BU FİZİKLE JÖN OLAMAM’

 

◊ Türkiye’de ve yurtdışında yıllarca oyunculuk yapmışsın. Mesela bir işe giriyorsun, birinin sosyal medyada daha popüler ya da daha yakışıklı diye başrol olmasına bozuluyor musun?

Bozulmuyorum. Bu hayatın gerçeği. Dünyada da böyle. İngiltere’de de çok değerli oyuncuların sosyal medya fenomenlerinin arkasında kaldığı dönemler oluyor. Ama onların kıymetini zaman, tarih ve arşivler biliyor. Yani dijital bir furya ve bir dijital çöplük var. Beş yıl sonra kimse hatırlamayacak onları ama bizim oynadığımız oyunları, çektiğimiz filmleri herkes hatırlayacak.

 

◊ Hiç jön olmak ister miydin?

Olamam, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek lazım. Bu boyla, bu kiloyla, bu fizikle jön olamayacağım açık. Ama şöyle şeyler olmuştu, ilk Türkiye’ye geldiğimde mesela arkadaşlarım beni önemli yapımcıların evlerine götürmüşlerdi; “Seni ne yapacağız yavrum bilmiyoruzki ancak karakter oyuncusu yapabiliriz” gibi şeyler söyleyenler olmuştu. Karakter oyuncusu olduğumu bilsem de insanı kötü hissettiriyor. Gençlere de tavsiyem, böyle moral bozucu değerlendirmelere tamah etmeyin, çalışın, hiç vazgeçmeyin. Sonunda insan kendi yolunu açabiliyor.

◊ Şöhretin en sevmediğin yanı ne?

Özel hayata çok müdahale edilmesi ve insanların merakı. İnsanlar mekâna oturduğunuzda ne konuştuğunuzu, markete gittiğinizde ne alışveriş yaptığınızı bile merak eder hale geliyor. Bu da bir süre sonra kafese hapsolmuş hissine sebep olabiliyor.

 

◊ Özel hayat demişken çapkın mısın?

Bir dönem öyleydi, şimdi duruldum.

 

◊ Neden?

Yaşlandık artık, yeter. Şöyle diyeyim, aşkın şehvetine kapılamayacak kadar sorumluluklarla dolu bir hayatım var. İlişkilere kapalı değilim ama eskisi kadar zaman ayırmaya da üşeniyorum, her şeye üşeniyorum aslında. Bir yere gitmeye, dışarı çıkmaya, hazırlanmak bile zor geliyor. İnsanın böyle bir dönemi de oluyormuş.

 

‘KOMEDİ CEVHERİ ERDAL BAKKAL’LA ÇIKMIŞ OLDU’

 

◊ Komedi senin tercihin miydi?

Değildi. İki senarist, Mahinur Ergun ve Ayhan Sonyürek beni sahnede izleyip ekran işi teklif etti. Yoksa benim için tiyatro oyunculuğu da tatmin ediciydi. Türkiye’deki çıkış işim ‘Parmaklıklar Ardında’ dizisiydi ve dramdı, kötü gardiyandım. O işte reji koordinasyonunu yapan bir arkadaşım daha sonra aradı. Onur Ünlü’yle bir projeye başlıyorlarmış. “Başrolleri dağıttık, bir tek bakkal kaldı, senin olmanı çok istiyoruz” dedi. Proje ‘Leyla ile Mecnun’ ve Erdal Bakkal karakteriydi. Rol patlayınca komedi oyuncusuna doğru evrildim. Müzisyenler 50 şarkı yapar, biri hit olur ya, benim hit’im de Erdal Bakkal’dı. Onun arkasından gelen işlerle de bendeki komedi cevheri sanki ortaya çıkmış gibi oldu.

 

◊ Komedyen olarak anılmaktan rahatsız oldun mu?

Bir dönem onu kırmak için menajerim Yasemin Özbudun’la birkaç stratejik adım attık. Köşeye sıkışmış gibi hissettim. Çünkü arka arkaya Erdal Bakkal ve türevi roller geliyordu. Ama güldürmek arada içimden çıkıyordu, ona engel olamıyordum.

 

◊ O güldürme isteği nereden geliyor?

Aileden geliyor. En dramatik durumlarda bile gülmeyi, güldürmeyi çok seven bir aileydik. Babam çok nükteli bir adamdı.

 

‘BAZI YAPIMCILARIN MAZOHİST HALLERİ...’

 

◊ 40 yıldır bu mesleği yapıyorsun. Hayat adına nasıl bir ders çıkardın?

Gerçek her zaman gerçek ve mutlaktır. Kolpalardan uzaktır. Beni içi dışı bir olmayan insanlarla çalışmak zorunda olmak zorluyor. 800 yıl önce boşuna söylenmemiş “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” diye. Bu durum artık sosyal medyayla da iyice çoğaldı. İnsanlar olmadıkları hallerde kendilerini göstermeye başladılar. Kalbe, ruha dokunmayan yerlerdeyiz.

 

◊ Sektöre dair eleştirilerin neler?

Bazı yapımcıların mazohist halleri... Kendisine en çok eziyet eden, ekiplere ve set ortamına zehir katan bir sürü oyuncuyu el üstünde tutup mazohist bir hisle tekrar tekrar onları sektörümüzde var etmeye çalışmalarına eleştirim. 

 

◊ 20’li yaşlarındaki Cengiz’i bugün görsen ona ne derdin?

‘Daha hızlı koş Cengiz, gereksiz insanlarla zaman kaybetme’ derdim. Gereksiz insanlara çok az zaman ayırıp hızlı koşmalı.

 

◊ Gelirsek yeni projelerine...

Evet, ‘Dondurmam Gaymak: Gapital’ 16 Ekim’de vizyona girecek.

 

◊ Seni nasıl bir karakterde izleyeceğiz?

Daha öncekinde rahmetli Turan Özdemir Ağabeyimiz başrolü oynamıştı. Bunun devamını çekmeye çalıştık. Ama sanki devamdan ziyade 20 yıl sonra günümüze uyarlanmış versiyon da diyebiliriz. 20 yılda Çanakkale’den başlayıp da Alanya’ya kadar olan kıyılarda yaşananlara siyasi hicivle ve komedi unsuruyla değinmeye çalıştık.
Beni en zorlayan Muğla aksanı oldu. Bir yandan da ‘Tuzlu Kahve’ devam ediyor tabii.

 

◊ Oradaki karakterle ilgili ne söylersin?

Çok renkli, yalılarda geçen yaşamların içine ve kadınların arasına sıkışmış eski reklamcı. Eskiden çok para kazanan ama işleri kötülemiş, şimdi çıkış yakalamaya çalışan biri. Bir yandan da âşık, geçmişte hatalar yapmış ve hataların da ceremesini çekiyor.

 

◊ Ekranda orta yaş üstü bir aşk gördüğümüzde şaşırıyoruz... Aşkın yaşı yoktur diyebilir miyiz?

Aşkın hiç yaşı yok. Tam tersi, ileri yaşta yaşanan aşkın hazzı ve kıymeti çok daha büyük.

 

 

Kaynak: Hürriyet

 
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve dizifilmdergisiturkiye.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.